Silo Savaşları

Yeryüzünde en uzun süredir süren ve bitmek bilmeyen savaş bence ‘Silo Savaşları[’. Yüz yıllar önce yeryüzünde ilk şirket kurulur. İlk birimler oluşturulur. Kimi alımdan kimi satımdan sorumludur. Alımdan sorumlu olan Hindistan Çin dolaşır durur. Çay, kumaş, şeker, çay takımı artık çok para edecek ne varsa toplar alır. Birisinin taşıması gerekir, organize lojistik biriminin temelleri atılır. Mallar gelir depocu iş başındadır. Liman işçileri ayrı bir krallık. Sonra satışçılar girer devreye. Ve savaş öncesi dalaşmalar başlar.

İlk taşı kimin attığı bilinmez ama depocularla taşımacılar kapışır. Yoldan geçmekte olan ve sistem için en önemli role ship olduğunu düşünen satışçı atılır:

‘Ayrılın! İşinize bakın. Müşterilerimiz mal bek…’ kafasından seken taşla kanlar içinde yere yığılır. Patron girer devreye. İşe alımcı. Falan derken. 23 yaralı. 54 işten çıkarma. 2 görev başı kayıpla kapışma sonuçlanır. Daha doğrusu sonuçlandığı sanılır. Zaman içerisinde meydanlarda kapışmak OUT olur. Onun yerine masa başı savaşları başlar.

Şirket içerisinde var olan her birim/bölüm kendisini diğer birimlerden/bölümlerden üstün görmeye başlar. ‘Olmazsam olmaz!’ yaklaşımıyla şişen egolar ne yazık ki verimliliğe yansır. Üstelik örgütlenmenin ben merkezci olduğu ortamlarda, çalışanların da odağında sadece kendi çıkarları vardır. Herkes kendisini düşünür, kısa vadeli bakış hakimdir. Ne kadar kazandığına odaklanır herkes.

Kavga kıyamet devam eder. Kavgalarda kazanan olmadığını kimse fark etmez. Kazandığını zanneden aslında kaybetmiştir. Toplamda sistem zarar görmüştür. Kurumun çıkarları aslında kurumu oluşturan her bir bireyin de çıkarıdır. Hedef, yön birliği sağlanmadığı için. Herkes kendince bir hedef belirler ve o hedef doğrultusunda çalışır. Kendisine belirlediği hedefin kurumun yararına olup olmaması önemli değildir.

Birlikte olmak, takım olmak, ekip olmak hatta aile olmak herkesin dilindedir. Bıçaklar arkada gizli. Günümüzde özellikle yapay zeka ve benzeri teknolojilerin hayatımızda yer almaya başlamasıyla değişmemiz kaçınılmaz. Kurum içi örgütlenmede bu kaçınılmaz değişimden kendisine düşen payı çoktan almaya başladı. Organizasyon şemalarında yer alan tüm birimlerin gerçek anlamda kol kola çalışması gerekiyor. Bir makinanın çalışmaması için birbirine küs çarklar yerine, tıkır tıkır işleyen bir saatin mekanizmasının uyumuna ihtiyacımız var.

Saatin zamanı doğru gösterebilmesi için ünvan, konum, alt üst fark etmeksizin tüm dişlilerin şapka çıkartıracak bir uyumla çalışması şart. Ön koşul. Çarklar birbirini desteklemezse sistem işlemiyor. Saat geri kalmaya başlıyor. Ve bir süre sonra duruyor. Doğru gösterdiğini zannettiği yanlış bir zamanda üstelik. Şirketlerimizin de saatten farkı yok. Herkes işini en doğru yaptığını söylüyor. Herkes çok çalışıyor. Ancak, saat yanlış.

Yanlış kimde? Aslında ortada bir yanlış yok. Değişmesi gereken iş yapış şekilleri, alışkanlıklar var. Nereden başlamalı derseniz, bence GÜVEN’le başlayın. Bir önceki yazımda da güvene biraz değinmiştim. Tüm sağlıklı olarak adlandırabileceğimiz ilişkilerin merkezinde GÜVEN var. Güven varsa ilişki var, verim var, çıktı var. Güven yoksa! Birbirinin açığını kollayan silolar var. Başarıyı gölgeleme, başarısızlığı yüceltme, parmakla işaret etme alışkanlığı var.

Şöyle bir saat hayal edin. Çalışması lazım. Çarkların dönmesi gerekiyor. Bir çarka gidiyorsunuz. ‘Haydi başlayalım!’ diyorsunuz.

Çark dönüp size: ‘Hep benden başlıyorsunuz, filanca çark yatıyor kimsenin çalış dediği yok…’ karşılığını veriyor.

Başka çark ‘Üstelik benim iki katım yağlanıyor…’ diyor.

Bir diğeri ‘Yelkovanın yeğeni olmak lazım!’ diye çemkiriyor.

Peki ya saat’   

Saat, kimsenin umrunda değil. Sonunda duruyor. Çarklar başka saatlerde iş bulmaya çalışıyor. Çarklarımızdan birisi iş görüşmesine gidiyor. Kendinizi tanıtın sorusuna verdiği ilk yanıt:

‘Ben bir takım çarkçısıyım. Benim için saatin doğruluğudur önemli olan.’

‘Önceki saatinizden neden ayrıldınız?’

‘Yönetim sorunları nedeniyle saat durdu. Sonuna kadar düzeltmeye, yanlışları dile getirmeye çalıştım ama kimse dinlemedi.’

‘Ne gibi sorunlar vardı?’ 

Bu sohbet böyle uzar gider. Bugün bir şeyleri değiştireceksek, ki tek çaremiz bu, kendimiz değişerek başlayacağız yolculuğumuza. Kötüye değil iyiye odaklanacağız. Doğru yapılan her şeyi, en ufak bir adımı bile alkışlayacağız. Unutmamalıyız ki şirketler müşterileri varsa var. Bu nedenle her birimizin aslında tek bir odağı var: Müşteri. Müşteri odaklı yapılanmalar Silo Savaşları’nın da sonunu getirecek. Her ne yaparsak yapalım aklımızda hep müşteri olmalı.

‘Müşterimizin bizimle yaşadığı deneyime katkısı ne?’

‘Müşterilerimizle uzun vadeli ilişki kurabilmek için organizasyonumuzu nasıl değiştirmeliyiz?’

‘Çalışma arkadaşlarımız nasıl bir deneyim yaşıyorlar?’

‘İşimiz, gücümüz MÜŞTERİ olmalı…’

Dünyada işin merkezine müşteriyi alma yönünde çok hızlı bir değişim yaşanıyor. 25 yıl önce adını bile duymadığımız şirketler bugün dünya devi. Ve işin sırrını sorduğunuzda cevap hep ‘Müşteri’. Silahlarını bırakıp kol kola girenler, uyum sağlayanlar kazanıyorlar. Silolarını terk etmektense yok olmayı tercih edenler. Yok oluyorlar. Seçiminizi yapma zamanı:

‘Silo mu? Biz mi?’

Ülkemizin ve geleceğimizin BİZ’e ihtiyacı var.